eskişehir, şarap, carpe diem bar, ev, komünite, pokhara,namaste, asmalimescid, lahore, kisir, baykus muzik...

11.5.08

Atina & Selanik (Athens&Thessloniki)

Selanik

Portekiz'den sonra Yunanistan’a doğru yol alıyoruz. Bu sefer yine karayolu ile yaklaşık 1000 km (dönüşü de katarsak 2000 km). İlk durak Selanik, İzmir’i gören her insanin verdiği gibi biz de hemen ayni tepkiyi verdik tabiiki; “aaa İzmir’in aynısı, bak burası konak hatta ” Şehrin sakinliğinin ve planlamasının bile bu kadar benzediğini tahmin etmemiştik. Gece doğru kalacağımız arkadaşlarımızın evine doğru ilerledik; Tanya ve Eleni’nin evlerine...Şehir mütevazi, koşmayan, günün tadını çıkaran, denizin güzelliğini ve sükuneti koruyan havası ile bütün yol yorgunluğumuzu aldı. Elimizde soguk kahvelerimizle (frappe:);


Ertesi gün, konserimizin olacağı Mylos Club’e geldik. Eski bir fabrikadan çok şık bir konser mekanına dönüştürülmüş akustiği güzle mi güzel bir mekan; http://www.mylos.gr/. Uzun süren yorucu bir soundcheck’in ardından her notayi pür dikkatle dinleyen sessiz bir seyirci kitlesine çalmaya başladık. Onlar sessizleştikçe biz de sessiz çalmaya ve yavas yavas yükselmeye başladık. Onlar da yükseldi biz de...Derken yüksele yüksele konserin sonuna geldik J Seyircinin bu kadar dikkatli dinlemesi ve sadece sahneye konsantre olması bize en mutlu eden şeydi Selanik'te... Bir daha kesinlikle yolumuzun düşeceğini hissettirdiler bize. Gece 02:00 de biten konserin sabahi 06:00 da Atina trenimiz olduğundan hemen evlere uykuya gittik. (aslinda menejerimiz öyle saniyor o gece kimse uyumadi).
Bu yolculuğumuzda bize trompetçi arkadaşımız Serkan Emre Çiftçi eşlik etti. Daha önceden Nepal yolculuğunda tanıştığımız fotoğtafçı arkadaşımız Alper Elitok davetimizi kırmadı ve Yunanistan yolunda fotoğrafları ve gülücükleri ile bize eşlik etti.

Atina

Sabah uykulu ve şapşal halimizle trenimize vardık. Herkes koltuklarına dogru ilerlerken farkettik ki herkesiin yerinde başkası oturuyor: “hanımfendi sorry but that is my place and i have ticket for it yahu” gibi sesler yükseliyordu Gevende ekibinden. Sonradan öğrendik ki Yunanistan trenlerinde biletli sisteme geçeli 6 ay olmuş ve insanlar hala buna alışamamış. E gönlümüz el vermedi onları yerlerinden kaldırmaya, kah restoran kah vagon aralarında sohbet ede ede 7 saat sonunda Atina’ya vardık. Vardıktan 2 saat sonra souncheck ve akşamında da konser. Bayılacaktık, bu konseri nasıl hangi enerji ile vereceğimizi bilemiyorduk..Yine uzun süren yorucu bir soundcheck’in ardından bitmiş bir şekilde konser saatine kadar sızdık Atinali arkadaşlarımızın evinde.

Konserin olacağı Omonia bölgesi Atina’nin Cihangiri, Firuzağası gibi bir bölge. Ama daha çok aktivist anarşist ve komunistlerin yaşadığı ufacık ama güçlü özerk bir yer gibi. Yavaş yavaş konser salonuna doğru ilerledik. Bizden once Sugah Galore ve Night on Earth isimli iki Atinalı grup sahne alıyordu. Onları da dinledikten sonra kulisimizde hazırlanıp sahneye doğru yolumuzu aldık. İçerisi gerçekten çok doluydu. Çıkarken öyle bir enerji verdiki seyirci, günün ve bir önceki günün bütün yorgunluğu üzerimizden eriyip gidivermişti. Konser güzel olacaktı, hissetmiştik. Seyirciler, sessizlik içinde, konsere başlamamızı bekliyorlardı. Hiç ses yoktu, seyirciler birbirlerini “hişşş sessiz sessiz” diye uyarirken başladık çalmaya...Bitene kadar bütün seyirci sevişmiştik..Hiç beklemediğimiz, inanılmaz bir enerji vardı içerde.Tekrar teşekkürler kendilerine... Konser ertesi, bir daha yine geleceğimizi öğrenmemiz bizi ihya etti doğrusu..En kısa zamanda tekrar Atina’da sahne alacağımızı bilerek tekrar duraksiz Istanbul yoluna doğru koyulduk..Bu sefer 22 saatlik bir yolculuk vardı önümüzde.
“Haydi bas gaza Yorgo bey” diye diye esenler otogarında bulduk kendimizi.






31.10.07

Amsterdam

Terschelling Oerol Festival

Ve işte Amsterdam; köy kasaba havasında kozmopolit şehir. Bünyesinde 167 farklı ulustan insanı barındıran bu şehir, dünyanın en multi-culture şehri New York’u da bu açıdan sollamış durumda. Öncelikle Farslılar ve sonrasında Türkler yabancı çoğunluğunu oluşturmakta.
İnerinmez önceden kiraladığımız ve 6 gün kalacağımız 1+1 apartotel tipindeki odamıza yerleştik ve hemen nehrin kıyısında buz gibi biralarımızı yudumlamak için yerimizi aldık.


Ertesi günü sabah erkenden, haritada çok zor gözüken, Hollanda’nın Batı Frisian Adaları’ndan biri olan Terschelling Adası’na gitmek üzere deniz kıyısına 3 saat süren bir yolucuk yaptık.


Ardından bindiğimiz devasa gemi ile 4 saat süren bir yolculuk daha gerçekleşti. Ve sonunda sanki bütün dünya ile iletişimini kesmiş ve adeta kendince orda bir yaşam kurmuş insanların biblo gibi kasabasına vardık. Bu ada normalde 1000 kadar nüfusu olan ama festival zamanında 20.000’e varan nüfusu ile meşhur.


Festival sadece bir müzik festivali değil, visual art-tiyatro festivali. En ilginç yanı, tiyatro etkinlikleri için hiç bir sahne olmaması. Festival adasının kendisi tamamiyle sahne olarak düşünülmüş. Ağaçlar, çimenler, ovalar...hepsi birer dekor.


Burda bahar geldiği zaman hayvanlar kafeslerden, ahırlardan çayırlara salınıyor. Hayvanların ilk dışarı çıktıkları zaman hisssettikleri o duyguya ''Oerol'' diyorlar. Festivalin adı da burdan geliyor.

Ada içindeki diğer yerleşim birimlerine bizikletlerle yolculuk yaptık. Hepsini gezemedik ama her biri farklı karakterler barındıran evler gördük. Her ev ayrı bir tasarım ve güzellik barındırıyor. Ada halkı çok sıcak kanlı, çok sakinler çooook !


Sahne zamanı yaklaşmıştı. Soundcheck zamanında kıyıya vuran dalgalar ve sesleri inanılmaz bir huzur veriyordu lakin soundcheck bittiğinde hepimiz şaşkına döndük: kıyıya dalga vurmuyordu, su yoktu ?


Gördüğümüz en büyük gel-git vakasına şahit oluyorduk. Deniz 200 metre çekilmişti. Bütün kayıklar yatlar karaya oturmuştu.


Konser saati geldiğinde çok sakin bir o kadarda pozitif enerji dolu insanlar konser alanını doldurmuştu. Aldık pozitif enerjiyi, yoğurduk yoğurduk geri gönderdik...onlar da geri gönderdi..Ne güzel bir alışveriş değil mi?






Amsterdam Roots Festival




Geldik en civcivli konsere. Sabah erkenden kalkıp Amsterdam’ın “world music” konseptli radyosu olan ''radyo 6'' ya doğru yola çıktık. Orada myspace’deki parçalarımızın arasında da bulabileceğiniz programa katıldık.





İkindi vaktinda sahne alacağımız Paradiso’ ya doğru yürümeye başladık; yürüyerek evden sadece 15 dk uzaklıkta. Paradiso, 70’lerden bu yana bir çok önemli konsere ev sahipliği yapmış Amsterdam’ın en önemli sahnelerinden biri. İçerideki akustik rasladıklarımızın en iyisiydi.
Sahne ve sahne arkası en ufak ayrıntıya kadar düşünülmüştü. Türk olduğumuz için Türk yemekleri yapılmış olması çok nasik bir davranıştı, çok duygulandık vallahi :) ...




Istanbulda Akbank Çağdaş Müzik günlerinde tanıştığımız ve çok sevdiğimiz bas klarnetci arkadaşımız Tobias Klein de bize konserde 2 parcada eslik etti. Ellerine sağlık Tobias (kendisi Portekiz konserinde de eşlik edecek bize, arkası yarın)




Konser görüntülerini buradan izleyebilirsiniz.
Konser sonrası Amsterdam’da yaşayan usta saksafoncu Oğuz Büyükberber’in visual gösterisi yaptığı bir partiye katıldık. Evet; bir dolap dolusu Heinekein birayı içtikten sonra. Sonra State Of Bengal sahneye çıktı...Çok sıkı rap-hiphop müzik vardı sahnede. Ahmet dayanamadı çıktı sahneye, ellerini bi zenci gibi sallayarak vokaliste “give me the microphone man come’on !! heeyy!” diye seslendi. Vokalistin mikrofonu Ahmet’e vermeye hiç niyeti yoktu, vermedi de..Ahmet de biraz dans edip üst kata çıktı :) ...

Londra

Londra 15 Haziran 2007
Orient Express Session Archola Theatre

Cuma sabahı İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan uçağımıza bindik ve iki buçuk saat sonra Londra'ya geldik. İlk başta, uluslararası alandan geçmeden önce, ingiltere'nin ciddi ve bir o kadar da sert olan yönüyle karşılaştık... Pasaport ve vize kontrolu için girdiğimiz kuyrukta yarım saat sorgulandıktan ve 2.5 saat bekletildikten sonra vizelerimize geçiş için damga bastılar. Ama okadar sert bir tavır vardıki bir an için ''beyler geri dönüyoruz galiba'' dedik.
Her şey o sarı çizgiden sonra başlıyormuş aslında. Bir iki adım sonra bir anda serin ve hafif bulutlu güzel bir havayla araba yolcuğuna koyulduk. Havaalanı'ndan 1 saat uzaklıktaki Arcola Theatre'a vardık.
Birde baktık ufak bir Eskişehir esintisi geldi; Eskişehir'den tanıdığımız arkadaşlarımız bir anda çıkıverdiler. Geceki konser öyle pek de beklediğimiz bir platformda gerçekleşmedi açıkcası.İnsanlar müzik dışında herşeyle ilgileniyordu ama arada pür dikkat müzikle ilgilenenleri de pas geçmemek gerekir.



London Pulse Festival

Ertesi gün kahvaltıdan sonra kendimizi Londra sokaklarına atıverdik. Thames nehri cevresinde ve South bank civarında ufak bir tur atmaya başladık, derken Viola Ömer bir anda ağzındaki pizzayı umursamadan Jhouuhn Looucck diye birşeyler söylemeye başladı.



LOST manyağı Viola, sokakta Lost dizisinin önemli karakterlerinden Terry O'Quinn (namı diğer John Lock) ile karşılaştı. Tabiiki hemen bir turist olarak görevimizi yerine getirdik ve fotoğrafımızı çektirdik. Meğer kendisi de bizi severek dinliyormus J Ne söyleyelim gerçekten çok karizmatik adam.


Ardından Dali müzesi...Kendisinin 500’e yakın master eserini görmek bizi hiç tahmin etmedigimiz kadar heyecanlandırdı.
Sonrasında festival alanına doğru ilerledik. Gerçekten şahane bir yere sahne kurmuşlar; Thames Nehri kıyısında, arkamızda Big Ben..O lalal lala !



Festival grupları genelde Brit-Rock akımından çok etkilenmiş Balkan gruplarıydı. Bizim sound biraz temiz kaçtı onlara göre J Konser sonrasında İskoç barlarına gidip buz gibi birlarımızı içtikten sonra İrish Pub’lara takılıp Irlanda’nın geleneksel kapkara birası Guinness yudumladık...


Açıkcası Londra müzikal olarak bizi hiç heyecanladırmadı, tabi bunda iki günde iki konser vererek yorgun düşmemizin de etkisi çok oldu.